Haber Özeti: Doğu Karadeniz sahil şeridinin sismik açıdan sessiz olduğu inancı, bilimsel verilerle çelişiyor. Uzmanlar, yükselen dağ yapısı ve zayıf zemin koşullarının, küçük sarsıntılarda dahi kıyıdaki yerleşim yerlerinde ciddi tahribat yaratabileceği konusunda uyarıda bulunuyor.
Karadeniz kıyısındaki jeolojik değişim halkı nasıl etkiler?
Sahil kesiminde ikamet eden vatandaşlar için bu bilimsel uyarılar, doğrudan barınma güvenliğini hedef alıyor. Bölgenin dik yamaçlı yapısı ve heyelan potansiyeli, sismik titreşimlerle birleştiğinde zincirleme doğal afetlere davetiye çıkarıyor. Özellikle yüksek katlı binaların yoğunlaştığı sahil şeridinde, zemin etüdü yapılmadan inşa edilen yapılar en büyük risk grubunu oluşturuyor.
Halkın ‘burada büyük deprem olmaz’ düşüncesiyle yapı güvenliğini ikinci plana atması, olası bir sarsıntıda can ve mal kaybı ihtimalini artırıyor. Bilimsel planlamanın inşaat süreçlerine tam entegre edilmesi, Karadeniz illerinin gelecekteki sismik senaryolara karşı tek savunma kalkanı olarak görülüyor. Geçmiş tecrübeler, tedbirsiz yakalanılan orta ölçekli sarsıntıların bile ekonomik yıkıma yol açtığını defalarca kanıtlamıştır.
Doğu Karadeniz sahilinde sismik tehlike mi gizli?
Uzun süredir deprem haritalarında risksiz görülen Doğu Karadeniz için ezberleri bozan bir tablo çiziliyor. Emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Osman Bektaş, bölgenin tektonik olarak uykuda olduğu fikrinin gerçeği yansıtmadığını dile getirdi. Kandilli Rasathanesi tarafından kaydedilen veriler, kıyı hattında 3 ve üzeri büyüklükte çok sayıda depremin meydana geldiğini ve yer kabuğundaki stres birikiminin devam ettiğini net bir şekilde gösteriyor.
Mesele sadece bir fay hattının kırılması değil, bölgedeki dağların yükselmeye devam etmesiyle tetiklenen zemin hareketleridir. Yamaçların hızla aşağı doğru kayma eğilimi göstermesi, kıyıdaki yapı stokunun temellerini tehdit eden sessiz bir tehlike olarak tanımlanıyor. Uzmanlar, Karadeniz insanının sismik risklere karşı olan rehavetinin acilen terk edilmesi gerektiğinin altını çiziyor.
Düşük şiddetli sarsıntılar bölgede yıkıma yol açar mı?
Sarsıntı şiddetinden ziyade zeminin bu enerjiye verdiği tepki, Karadeniz‘deki asıl risk faktörünü oluşturuyor. Özellikle deniz dolgusu üzerine inşa edilen alanlar ve gevşek alüvyon tabakalar, zemin sıvılaşması riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu tür zayıf zeminlerde, başka bölgelerde hissedilmeyen küçük depremler bile binaların taşıyıcı sistemlerine geri dönülemez zararlar verebiliyor.
Geçtiğimiz dönemlerde kaydedilen mikro-deprem yoğunluğu, bölgedeki sismik hareketliliğin aslında ne kadar canlı olduğunu ispatlıyor. Osman Bektaş, mühendislik hizmeti almamış ve zemin yapısı gözetilmemiş yapıların, Karadeniz’in özgün jeomorfolojik yapısı nedeniyle büyük bir sınav vereceğini hatırlatıyor. Deprem bilincinin sadece fay hatlarına yakın illere mahsus olmaması gerektiği, kıyı illerinde de yapı denetiminin hayati olduğu vurgulanıyor.
Bölgesel deprem hafızası ve bilimsel gerçekler
Türkiye’de genel kanı, yıkıcı depremlerin sadece ana fay hatları üzerinde gerçekleşeceği yönündedir. Oysa 1968 yılında meydana gelen Bartın Depremi, Karadeniz açıklarındaki fayların ne kadar yıkıcı olabileceğini tarihsel bir gerçek olarak önümüze koymuştur. Bu tarihi veri, Trabzon, Rize ve Artvin gibi illerin sismik ajandasında her zaman bir risk maddesi olarak kalmalıdır.
Deprem bilimciler, güncel sismik haritaların ve yerel yapı yönetmeliklerinin Doğu Karadeniz’in bu hassas dengesine göre revize edilmesini talep ediyor. Yetkililer ve uzmanlar, yerel yönetimlerin imar planlarında bölgeye has zemin özelliklerini birincil kriter olarak kabul etmesi gerektiğini savunuyor. Afet yönetimi stratejileri, sadece beklenen büyük İstanbul depremine değil, Türkiye’nin her köşesindeki bu tip mikro-risk alanlarına da odaklanmak zorundadır.


